Content Editor, Author and Cartoonist

Depo

Haziran 7, 2017 by kategori Öyküler etiketler , , , ve de 0 ve 33
Home > Blog > Öyküler > Depo

Sayılmış ve istiflenmiş malların arasında duruyorum bütün gün… İşimse, henüz sayılmamış ve istiflenmemiş malları saymak ve istiflemek! Bu depoda, evimden daha çok vakit geçiriyorum. Gün içinde birkaç kez yeni mallar geliyor ve depoda bekleyen eski mallar gidiyor. Misafirliğe gelmiş konuklar gibi benim için onlar… Mallar indirilip bindirilirken bir kargaşa, şamata oluyor burada; günümün tek eğlenceli anları bu vakitler işte! İnanın, yaşanan o hengâme, şenlik, içimde panayıra götürülmüş çocukların neşesine dönüşüyordu.
“Dikkatli taşıyın!” “Şuraya bırakıver!” “Ohaa, kırdın lan!” “Yapacağın işi skym!” Mallar gidince hangarda koskocaman bir boşluk kalıyor. İşte benim farecikler o zaman ortaya çıkıyor. Pardon, ortada kalıyor demeliydim! Tedirginlikle oradan oraya koşturuyorlar… Bomboş hangarda gizlenecek bir şey bulamamanın şaşkınlığıyla, iyiden iyiye korkuyorlar. Sonunda hepsi bir köşede kümelenip kalıyor, birbirlerine sarılıp titriyorlar. İşte o anlarda, sevecenlik ve acımayla karışık bir duyguyla izliyorum onları… Bir düşünün lütfen; bunlar öyle tatlı duygulardır ki, benim gibi bayağı bir insan bu duyguları tadarsa içine işler mutlak!

Kahvaltı için çikolataları eskiden cam bardakların içine doldururlardı, bitince su bardağı yapardık. Şimdi plastik, garip kaplar icat etmişler çikolatalar için. İyi olmuş! Akşamdan kalma yemekleri sabah dolduruyorum tencereden, böyle bir kaç kabın içine. Sonra da korkudan bir köşeye sığınmış fareleri görünce döküyorum önlerine! Hemen burunlarıyla havayı kokluyorlar. Temkinlice birkaç parça koparıp kaçıyorlar. İki üç seferden sonra, hepsi birden yemeklere saldırıyor. Burası bir beyaz eşya deposu; buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyondan başka mal yok. Yağmalayıp karınlarını doyuracak yiyecek bulamazlar burada. Ne mutfak var, ne de çöp! Ben olmasam, iki günde açlıktan telef olurlar. Allah korusun! Açlık, yoksulluk nedir bilirim!

O gün, mallar yüklenip giderken yoktum. Öğle molasında gelmişler malları almaya. Dürümcüye gitmiştim. Döndüğümde, gördüğüm şey karşısında tiksintiyle baktım iş arkadaşlarıma! Hor gördüm iş kardeşlerimi! Eğleniyorlardı belki sadece; evet belki sadece, spotlarla aydınlatılan yerlerde sarhoş olacak kadar maaş alamadıkları için, küçük bir eğlence tertiplemişlerdi aralarında. Ama o an bu düşünceler yoktu kafamda, yüksek sesle seslendim hepsine birden: “Or.spu Çocukları!”

Benzer Yayınlar  Vişne Nektarı

Fareleri gövdelerinden çamaşır ipiyle bağlamışlar ayrı ayrı, mahallenin kedileriyle oynuyorlardı! Kediler pençeyle farelerin üstüne saldırdıkça, birden ipi çekip fareyi kedilerin pençesinden alıyor, sonra tekrar aralarına atıyorlardı. Fareler yara bere içindeydi, çoğu yaralanmış, bazıları kedilere yem olmuştu bile! Gerçek bir ziyafetti bu kediler için. Ve iş arkadaşlarım için doyumsuz bir eğlence… Ben ve fareler içinse felaket!

Sevinçlerini küçümseyen, aşağılayan küfrümü duyunca; nefretle kasılmış bedenimi fark ettiler. Yaşadıkları bu şoku, çabucak atlattı bazıları. Çıkıştılar bana! Diğerleri ise, kedinin birinin pençesine sıkıştırdığı fareyi, havaya atıp tutmasını izleyerek kahkahalarla gülmeye devam etti. Kuşkusuz bunu onlara açıklamam, onların bunu anlamasından daha güçtü. Yaptıkları normal, dahası eğlenceli bir işti. Bana ne oluyordu ki! Hırsımdan katil olmaktan başka seçeneğim olamazdı orada kalsaydım. Birkaç “pis fare” için katil olduğumu, ne hâkime ne karıma ne de çocuklarıma açıklayamazdım. Çektim gittim, en azından bu görüntüden kaçtım. Size gelince, beni kötü yönde yargılayamazsınız! Savaş görüntülerinde televizyonda izlediğiniz cesetleri; “İçim karardı, değiştir şu kanalı!” diyerek karşılayan insanlarsınız ne de olsa!

Uçsuz bucaksızdır gökyüzü ve deniz… Çöller uçsuz bucaksızdır ve yalnızlık uçsuz bucaksız… Ama bu .mına kodumun kenti küçük bir kent! Yürümeyle iki saatte gezersiniz her yeri. O gün en az on kez turladım tüm kenti. Sonunda izbe bir çay ocağı buldum. Dışarı tabure atmışlar, çöktüm oturdum birine. Tek şekerli bir çay söyledim. Tam karşıda bir demir doğramacı vardı. Camları kırık, kapısı penceresi boyasız, dökük… İçerideki çocuk kapıyı aralayıp, başını dışarıya çıkarınca şaşırdım doğrusu. Demek mekânda çalışıyorlar, açık hâlâ, terk edilmemiş! Çocuk dükkânın çırağı olmalıydı. Gözlerinde sevecen bir bakışla: “Pisipisi!” diyerek sokağın köşesinde, varlığını o an fark ettiğim kedi yavrusunu çağırıyordu. Kedi fazla nazlanmadan yanına geldi. Bacaklarına sürtündü, çocuğun onu sevmesine izin verdi. Tedirgin oldum: “Dikkat et oğlum! Pençe atar!”

Benzer Yayınlar  Defter

“Ne pençesi abi, pati bunlar! Kaplan sandın galiba! Kime ne zarar gelir şuncağızdan?”

Yorum Gönder

2017 © Feridun Demir